SAĞLIĞINIZ DA MART HAVASI GİBİ DEĞİŞKEN OLMASIN

Özlem Esen
Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr.

İlkbaharın müjdecisi olan mart ayına girdiğimiz bugünlerde çoğumuz soğuk havaların geride kalmasını istiyoruz. Türkçemizde mart ayında hava durumunun ne kadar değişken ve güvenilmez

olduğunu ifade eden o kadar güzel sözler var ki bunlardan yola çıkarak sağlıklı bir bahar için giyimimize ve yediklerimize bu ayda dikkat etmekte fayda var.

Mart ayında sıcaklık derecelerinin değişkenlik göstermesiyle birlikte gribal enfeksiyonlarda artış görülebilir. Özellikle alerjik yapısı olan kişiler için mart ayı “dert ayı” anlamına gelmekte. Açık havada daha çok vakit geçiren kişiler, polen yayılımı ile burun tıkanıklığı, kaşıntı gibi belirtiler eşliğinde alerjik rinit ve astım tetiklenmesi yaşayabilir. Hastalık süreçlerinde, havadaki nem ve basınç oranı çok önemlidir. Hatta havanın ruh halimizdeki etkisi bile hasta olmamızı dolaylı

yoldan etkilemektedir. Ayrıca D vitamini ve melatonin düzeyi de hastalık süreçlerinde önem kazanmaktadır. Baş ağrısı olan kişilerde
bu dönemde artış görülebilir. Romatizmal hastalıkları veya kronik bel ağrısı olanlarda bu dönemde alevlenme artabilir. Multiple Skleroz (MS) gibi bağışıklık sistemi hastalıkları olan kişilerde, yine bu dönemde ataklar yaşanabilir. Yapılan bazı araştırmalarda ise bahar aylarında meme kanseri ve prostat kanseri teşhislerinde daha fazla artış olduğu görülmüştür. Tabii bu noktada kişilerin bedensel “bahar temizliği” ile check-up yaptırdıkları için mi böyle mevsimsel bir fark var bilinmiyor. Ne olursa olsun baharda, sağlıklı bir vücut için daha fazla güneş ışığı almalıyız. Güneşe çıktığımız zaman göz dibindeki özel sensörler beynimize biyolojik ve hormonal düzenimi etkileyecek mesajlar göndermektedir. Bu sayede ruh halimiz, uyanıklık düzeyimiz ayarlanmaktadır. Ayrıca güneş ışığı ciltte, kol, yüz ve bacaklarda en az 15 dakika temas ettikten sonra D vitaminini aktifleştirmeye başlıyor. Dolayısıyla baharın gelişiyle sağlıklı bir yaşam için bol güneşli havada yürümek veya bisiklete binmek yapacağımız en iyi hareketler olacaktır.

Peki, D vitamini takviyesi şehir efsanesi mi gerçek mi?
D Vitamini yağda çözünen bir vitamin türü olup sentezlendiği madde aslında kolesteroldür. Vitaminin aktif olmayan hali previtamin D3,
ciltte ultraviyole güneş ışınları sayesinde aktif olan D3 vitaminine dönüşür. Hayvansal kaynaklardan elde edilen D3 vitamininin kaynağı genellikle balık yağı, yağlı balıklar ve yumurta sarısıdır. D2 vitamini, bitkisel kaynaklarda (mantar vb) UV ile uyarılarak sentezlenir. Kültür mantarlarında daha az D vitamini olduğu görülmüştür. Gıdayla alınan D vitamini ise ince bağırsakta emilerek lenfatik sistem aracılığı ile toplar damar sistemine katılır. D vitamini eksikliği, çocukluk çağında kemik yapım hızının azalmasıyla ve erişkinde kemik erimesiyle sonuçlanır. Ayrıca kalsiyum metabolizması bozularak kas yorgunluğu, kas ağrısı ve

halsizlik gibi şikayetlere yol açar. Dolayısıyla bu şikayetleri olanlarda D vitamini seviyesine bakılmalıdır ve doktor tavsiyesi olmadan D vitamini verilmemelidir.

D vitaminin başlıca görevi; kandaki kalsiyum-fosfor konsantrasyonunu sıkı bir aralıkta tutmak ve kemik yapımı-yıkımı sürecini kontrol etmektir. Bunu yaparken bir yandan böbrekten kalsiyum emilimini diğer yandan ince bağırsaktan kalsiyum fosfor emilimini kontrol eder. Kanda aşırı D vitamini alınması sonucu D vitamini fazlalığı ise kanda kalsiyum düzeyinin artması sonucu böbrek taşı oluşumu, tansiyon yüksekliği, kalp krizi ve hatta karaciğer fonksiyonlarının bozulmasına yol açabilir. 70 yaş üzerindeki kişilerin kanlarındaki D vitamini seviyesinin 100 ng/dL’nin üzerinde olması, atriyal fibrilasyon gibi inme riski taşıyan kalp ritim bozukluklarının 3 kat daha fazla görünmesine neden olmaktadır. Ayrıca fazla D vitamini, yine yaşlılarda iştah ve kilo kaybına neden olacağı için vücuttaki sıvı dengesini de bozabilir.

Son yıllarda sağlık taramalarında D vitamini seviyesi sıklıkla bakılmaya ve eksik bulunduğunda bazı hastalıklardan korunmak umuduyla takviye edilmeye başlandı. D vitamininin bu yönüyle incelendiğinde, klasik etkileri dışında bağlandıkları reseptörler aracılığı ile yaklaşık 1000’in üzerinde genin düzenlenmesinde yer aldığı saptandı. Bu genlerin hücresel büyümeden, bağışıklık sistemi kontrolü ve yangı (enflamasyon) ile savaşmak gibi hayati rolleri var. Hastalar üzerinde yapılan çalışmalarda, D vitamininin daha uzun yaşam ve enfeksiyondan hızla iyileşme gibi olumlu sonuçlar elde edildi. Yapılan küçük çaplı bazı çalışmalarda, kandaki D vitamini seviyesinin 38 ng/mL ve üzerinde olması, viral enfeksiyonlara yakalanma riskini azalttığı gözlenmiştir. Ayrıca meme kanseri ve kolorektal kanserlerden sonra hayatta kalma oranlarının da kan seviyesinin 38 ng/mL ve üzerinde olduğunda yüksek olduğu tespit edildi.

Kalp damar hastalıkları ve D vitamini ilişkisine bakıldığında D vitamini eksiliğinin bir hareketsizlik göstergesi olduğu ve daha fazla hareket etmeye yönelik mesaj olduğu yönündedir. Bu olumlu bulgulardan yola çıkarak toplumsal tarama ve tedavi açısından duruma bakıldığında maalesef aynı olumlu sonuçlar elde edilmediği görüldü. Özetle en

son yayınlanan geniş çaplı bir araştırmada D vitamini takviyesinden beklenen faydanın sağlanmadığı saptandı. Bu nedenle D vitamini tedavisinin ileride kişiselleştirilerek herkese farklı seviyeler hedeflenerek verilmesi gerektiği vurgulanmaktadır. Kısacası herkesin yoğun bir D vitamini takviyesi alması tamamen yanlış. Fazla D vitamini, yarardan çok zarar verebilir. D vitamini takviyesi almadan önce mutlaka doktorunuza danışarak kan ölçümü yaptırın.

Kaynak: Boss Life Dergi