Home Röportaj Yeni Müdürler Değil, Liderler Yetiştirmeliyiz!

Yeni Müdürler Değil, Liderler Yetiştirmeliyiz!

Sizi Tanıyabilir Miyiz ? Julia Ortay Kimdir?

1974 İstanbul doğumluyum. Yedi yıldır Amerika Birleşik Devletleri Florida eyaletinde yaşıyorum. Evliyim ve bir kızım, üç kedim, bir köpeğim var. Kalabalık bir aileyiz kısaca. Basın bültenleri yazarak geçirdiğim mesleki hayatımın ardından her zaman istediğim bolca zamana sonunda sahip olmanın mutluluğunu yaşıyorum. Yazmayı seviyorum. Yazdıkça kendimle yüzleşiyorum. İçimdeki bir başka benle sohbetlerim kaleme dökülüyor. Yazdıklarımla hayatımın bir değeri olacağına inanıyorum. Belki de insanlardan uzak durmanın telafisini yazarak kapama telaşındayım.

Betimlemeyi sevdiğiniz zaman hangisidir?

Eğer yağmurlu ve fırtınalı bir havada yazıyorsam betimlemelerimin daha fazla olduğunu farkediyorum. Müzik eşliğinde yazmayı seviyorum. Müzik hem ruhumu hem kalemimi besliyor.

Anlatmaktan hoşlandığınız şehir hangisidir? Hangi yönü sizi etkiliyor?

İstanbul’da doğup büyüdüğüm için ve kentin mistik, kültürel yapısını da göz önünde bulundurursak yazacağım kitaplarda sıklıkla yer alabilecek olması beni şaşırtmaz sanırım. Avrupa tarihine aşık bir insan olduğumu söyleyebilirim. Başta Venedik olmak üzere Almanya’nın da bazı kentleri beni en çok etkileyen yerler arasında fakat daha görmek istediğim çok yer var. Şimdi yaşadığım yeri Orlando’yu benim masal kentim diye tanımlasam da Amerika sonsuza dek yaşamak istediğim bir ülke değil. Aşık olduğum kentin Avrupa’da bir yerde olduğuna inanıyorum. Belki yirmi yıl sonra bu sorunun cevabını daha net yanıtlayabilirim. Filler ve Kuşlar ilk kitabınız.

Bize kısaca kitabınızı anlatabilir misiniz?

Filler ve Kuşlar, Leyla Selanikli’nin özgürlük için filden bir kuşa dönüşüm mücadelesini anlatıyor. Leyla’nın çocukluk ve gençlik yılları babasının uyguladığı şiddet ve baskıyla geçiyor. Şiddetin yanı sıra Leyla yoğun bir din baskısıyla yetiştiriliyor. Şiddete karşı verdiği mücadelenin yanı sıra okuduğu kitaplarla dini, hayatı ve varlığını derinden sorgulamaya başlıyor. Hatta uğradığı şiddet ve diğer insanların acımasızca birbirlerine karşı uyguladıkları kıyım karşısında zaman zaman Tanrı’yı sorgulaması bile kaçınılmaz oluyor. Ayrıca Türkiye’de devam eden olumsuzluklara, adalet sistemine, eğitim sistemine ve bitmek bilmeyen terör sorununa değinerek 90’lardan günümüze dek gelinen süreçte nasıl gerilediğimizi, her geçen gün Atatürk ilkelerinden nasıl yavaş yavaş uzaklaşmaya başladığımızı bizlere hatırlatıyor.

Kitabınızı yazmanız ne kadar sürdü?

Bir yıl sürdü. Sürekli başına oturup yazmam pek mümkün olmadı. Özellikle ilk bölümleri yazarken oldukça zorlandım. Çocukluk ve gençlik yıllarımda aile içi şiddet görmüş biri olarak yaşadıklarımı tekrarlayıp, hissederek yazmak oldukça zordu.

Kitabınızın önce ismini mi belirlediniz yoksa konusunu mu?

Önce yazacağım konuyu seçtim. Otobiyografi bir roman oldu. İlk bölümleri yazarken kurduğum bir cümle, yaptığım betimlemeler kitabımın adını belirlememe yardımcı oldu.

Düşüncelerinizi onca kişi ile paylaşmak nasıl bir duygu?

Okuyucularımdan gelen bazı mesajlar beni mutlu ediyor. Çünkü amacıma ulaştığımı farkediyorum. Özellikle kendisini hantal bir fil gibi hisseden, düşünce özgürlüğü dahi elinden alınmış mutsuz kişiler kitabımı okuyup, kendilerine özgürlük yolunda bir ışık olduğumu söylediklerinde mutlu oluyorum. Özgürlük çok değerli bir şey. Kitabı okuyup şimdiye kadar bir fil olduğunu dahi fark etmemiş kişilere ulaşıp kendileriyle yüzleşmelerini sağlayabiliyorsam amacıma ulaştığımı varsayıyorum. Belki kitabım yüz binlerce kişiye ulaşmayacak belki milyonlar satmayacak fakat tek bir kişinin bile bir kuş kadar özgür olabilmesine vesile olduysam başarmış olduğumu hissediyorum.

Yazmak için önce hissetmek gerekir derler. Sizce de öyle mi?

Hissedemeyen insan, insan olmayı başaramaz ve hisseden herkes yazabilir mi bilemiyorum. Bazıları hislerini konuşmakla aktarmada başarılıdır. Hatta kimisi sessizce sever ve bazıları da hissettiklerini yazarak anlatır. Ama bildiğim bir şey var ki, hayatla kavgası olanların her zaman yazacakları birşeyleri vardır. Yeterki kalem o eli bulsun.

En büyük destekçiniz kim oldu?

En büyük destekçim başta hayat arkadaşım oldu. Kendisine minettarım. Sonuçta aileden gelen büyük bir zenginliğimiz yok. İkimizde yıllarca çalışarak geçindik. Amerika’ya taşındığımız ilk birkaç yıl yerleşme sürecinde çalıştım. Fakat sonrasında herşey rayına girince sadece eşimin kazancıyla geçinip, yetinmeye karar verdik. Bu da bana yazmak için ihtiyacım olan zamanı tanıdı. Ayrıca kızım da desteğini esirgemedi. Boş zamanlarında yazdıklarımı okuyarak bir gencin gözünden kalemimi değerlendirerek destek verdi.

Okuduğunuz kitaplar hangi türdür?

Klasik eserleri okumayı seviyorum. Sanırım ne kadar çok okursam okuyayım ömür tüm klasikleri okumama yetmeyecek. Psikoloji ve psikanaliz üzerine araştırmalar yapmayı, özellikle reenkarnasyon hakkında okumayı, arkeoloji buluşları ve tarihi incelemeyi seviyorum.

Aileniz seçimlerinize karşı çıktı mı?

Evden çok erken yaşta ayrılmakla kendi seçim özgürlüğümü elde ettim. On sekiz yaşımdan itibaren benim adıma kimsenin karar vermesine izin vermedim. Türkiye’de aileler ne yazık ki çocuklarının kendi seçimlerini yapmalarına çok fazla izin vermiyorlar. Çocuğunda bir birey, bir kişilik olduğunu çoğu zaman unutuyorlar. Sadece Türkiye’yi değil tüm dünyayı baz alırsak daha doğduğunuzda “yanlış” başlıyor. Her dine mensup aile yeni doğan çocuklarına, kendi inandıkları dini empoze etmeye çalışırlar. Çocukların yaşı büyüdükçe benimsettikleri dinin sorgulanmasını kesinlikle istemezler. Çocukların dini olmaz ve olmamalı.

Size göre kitap okuma alışkanlığı kazandırılmak için neler yapılmalı?

Çocuğunuz doğup, evine geldiği ilk geceden itibaren her gece masallarla uyuyarak büyümeli. Okumaya başladığı yıllardan itibaren, doğum günlerinde veya ufak ödül niteliğinde her zaman ince, bol resimli hikaye kitapları hediye edilmeli. Ayrıca her kitapçıya alışverişe gittiğinizde onu da yanınızda götürmelisiniz. Kendi kitaplarını kendi seçmeli. Hiç unutmam kızım dört veya beş yaşındaydı ilk elinden tutup kitapçıya götürdüğümde. Henüz okuma yazma bilmiyordu. Kitapçıda çocuk kitaplarının olduğu bölümde durduk ve kitapları incelemeye başladı. Kapaklarındaki resimlere göre kendince birkaç kitap seçti ve üzerinde yazanları sordu. Kitap kapağında yazılanları okuduğumda tekrar bir eleme gerçekleştirdi. Ve farkettim ki benim ona seçeceğim kitaplardan farklı kitaplar seçmişti. Biz anne ve babalar genelde kendi zevk ve tercihlerimize göre seçimler yaparız. Fakat çocuğunuza bir fırsat verirseniz onun da kendi zevki ve tercihi olduğunu hatta sizinkinden çok farklı olabileceğini görebilirsiniz. Evde kitaplığı olan bir ailede büyüyen çocukların, eminim ki kitaplara olan aşkı daha çocukluk yaşların da başlamış olacak ve alışkanlığa dönüşecek.

BossLife okurları için neler söylemek istersiniz?

Bir zamanlar ben de patrondum. Amerika’ya taşınmadan önce Halkla İlişkiler ve medya iletişimi üzerine bir şirketimiz vardı. Çalışanlarımızla her öğlen aynı masada oturup yemek yedik. Türkiye’de ne yazık ki patronlarla çalışanlar arasında çok büyük uçurumlar olabiliyor. Sınıf farklılıkları çok göze çarpıyor. Bir gün bu durumun değişeceğini ümit ediyorum. Genç veya deneyimli her iş insanı; yurtdışı gezilerinde, ekonomisi gelişmiş ve insan haklarının çiğnenmediği ülkelerden dersler alıp iyi örnekleri kendi şirketlerine adapte ederek iç iletişime ve her tür inovasyona açık olmalı.

Kendimizin ve çalışanlarımızın eğitimini devam ettirerek yeni müdürler değil liderler yetiştirmeliyiz.

Kaynak: Boss Life Dergi

NO COMMENTS

LEAVE A REPLY

Please enter your comment!
Please enter your name here