Ahlaksızlarla Mücadelenin Tek Yoludur Sanat!

Uzun zamandır tiyatroya gitmek için vakit bulamıyordum. Haluk Bilginer’in Ankara’ya oyuna geleceğini öğrenince çok heyecanlandım. Bugüne kadar Haluk ağabeyi nasıl fotoğraflayamamış olduğumun şaşkınlığı ile hemen telefon ettim; çekim için sözleştik. Nehir oyununa bilet almak için hazırlanırken adımıza ayırtıldığını öğrenince çok sevindik. Oyunun konusu, oyunculuklar, dekor her şey mükemmeldi.

Oyun aşkı sorguluyor, bir adamın hayatına giren kadınları ve ezbere yaşadıklarını anlatıyordu. Kadın oyuncular ise bir sezon önce esaslı yapımlarda yer alan ve şu sıralar sadece tiyatroyla nefes almayı amaçlayan Canan Ergüder ve Ayça Bingöl’dü. Ertesi gün Haluk Bilginer, Canan Ergüder ve Ayça Bingöl’ü fotoğrafladıktan sonra keyifli bir röportaj gerçekleştirdim. Haluk Bilginer’in bilgisine ve tevazusuna, Canan Ergüder’in güzelliğine ve samimiyetine, Ayça Bingöl’ün ise gülümsemesine ve düşüncelerine tekrar hayran kaldım…

Oyunda oynadığınız karakter size benziyor mu?

Haluk Bilginer: Hiç! Benim oynadığım hiçbir karakter bana benzemez, ama hepsi bana benzer. Oynadığım karakter bana benziyor mu? Hayır benzemiyor. Ama ben oynuyorum karakteri. Yani o karakterin içinde Haluk var, ama Haluk’un içinde o karakter yok. Ben daha önce farklı roller de oynadım. Katil de oynamış olabilirim ama katil değilim. Hiç kimseyi öldürmedim bugüne kadar.

Sonrasını garanti edemem. Bugüne kadar öldürmedim onu biliyorum. Dolayısıyla hiçbir oyuncunun oynadığı hiçbir karakter orada yoktur. Ama hepsi vardır. Çünkü oynayan oyuncudur. Ayça’nın oynadığı karakterde Ayça’da yoktur ama o karakterin içinde Ayça vardır. Canan için de aynı şey geçerlidir. Yoksa karakter bana çok benziyor, hayatımla çok uyuşuyor falan böyle şeyler genelde palavradır. Dizilerde falan özellikle amatör oyuncular söyler. Böyle şeylerin palavradır hepsi.

Haluk Bilginer

Özel tiyatrolar üzerinde baskı var mı?


H.B: Var tabii. Bizim burada bir şey söylememizden ziyade disiplini bozmamak adına tiyatro platformu var. Bütün özel tiyatrolara yardım ile ilgilenen. Platformun ortak bildirisi vardır. Bence o bildiriyi kullanmakta fayda var. Ama şunu söylemekle yetiniyim; Yapılan şey çok yanlıştır. Bu devletin parasıdır. Hükümetin kontrolünde olan bişey değildir. Bu sizin vergilerinizden, bizim vergilerimizden ayrılan ufacık bir ekmek kırıntısıdır. O kırıntının da nasıl dağıtılacağına keyfi karar verilemez.

Son zamanlarda ahlaklı tiyatroyu öğrendik. Bugüne kadar ahlaksız işler yaptığınızı mı dile getirmeye çalışıyorlar?


H.B: Ne bileyim onlara sormak lazım. Onların ahlak anlayışı ne acaba? Geçen gün bir genç arkadaş geldi bana. Ben oyuncu olmak istiyorum ama ailem ahlakım bozulur bu çevrede diye itiraz ediyor dedi. Ben de dedim ki oyunculuk yaparsan ahlakın düzelir. Çünkü dışarda çok ahlaksızlıklar yapılıyor. Bizim gözümüzün önünde bize her gün çok ahlaksızlıklar yapılıyor.

Bu ahlaksızlıklarla mücadele etmenin tek yoludur sanat. Özgürce sahneye çıkabiliyor musunuz?


H.B: Özgürce sahneye çıkabiliyoruz. Ta ki birisi hop bilader ne yapıyorsun? Diyene kadar. Sanat her yerde özgürdür. Sanatın özgürlüğüne hiç kimse, hiçbir iktidar dünya tarihinin hiçbir döneminde gem vuramamıştır. Bir şekilde ortaya çıkmıştır ve insanlar sanatla ifade etmişlerdir tepkilerini. Çünkü sanat sözün bittiği yerde başlar. Söz yetmediği için siz fotoğraf çekiyorsunuz, biz oyunculuk yapıyoruz. Söz yetseydi ne lüzumu var? Işıkları kuracaksın da aman bir ifade yakalayayım falan. Anlatırdın o zaman geçerdi biterdi.

Türkan Şoray kuralları gibi sizlerin de asla yapmam dediğiniz kurallarınız
var mıdır?


Ayça Bingöl: Oyunculuk ve kuralı yan yana düşünemiyorum. İşin özüne ve tabiatına aykırı, bir kural koyup bir sınırlama yapmak.

Bir oyuncu rolüne nasıl hazırlanmalıdır?


H.B: Soğukkanlılıkla
A.B: Telaş etmeden, yavaş yavaş Canan Ergüder: Her şeyi bir anda öğrenmeye çalışmayacaksın.
H.B: Bir film çekiyorsanız, oyunda yapıyorsanız elinizdeki metin size bir sürü ipucu veriyor. Karakterin ve olayın içeriği ile ilgili. Dolayısıyla siz bu karakter bu koşullar içinde nasıl davranmalı diye düşünüyorsunuz. Yani o olay içerisinde o adam nasıl cevap verir diye düşünerek, karşılıklı prova edip buluyoruz. Evde kendi kendine çalışarak oyuncu olunmaz. Hep sahnede olur, filmse sette olur. Mesela oyuncu gidip evde çalışmış rolüne, her şeyi biliyor. Her şeyi biliyorsan nasıl yapacağız? Her şeyi bilemezsin ki. Hiçbir şeyi bilmiyorum diye düşünerek bembeyaz bir sayfa açmalısın her işe. İlk defa burada öğreniyorum diyerek başlarsan bir şeyler çıkıyor.

Günümüzdeki oyuncular hep ortalama roller oynuyor, fakat sizin oynadığınız roller hep uçlarda. Metod oyunculuğu mu uyguluyorsunuz?


H.B: Yok değil. Metod oyunculuğu dünyada bir zamanlar birçok oyuncu tarafından uygulanmış fakat birçok oyuncu tarafından malesef dejenere edilmiş ve yanlış anlaşılmıştır. Metod oyunculuğu, ay rolüme gireyim,

bulutlarda dolaşayım kendimi kaybedeyim gibi böyle bir saçmalık yoktur. Yani hemen bir örnek vereyim; Marlon Brando bir metod oyuncusudur ama The Godfather’ın setinde “My name is don vito carleone” diye dolaşmaz. Dolaşırsa salak derler adama. Bugüne kadar umarım kimse salak dememiştir Marlon Brando’ya çünkü çok iyi bir oyuncuydu. Her oyuncunun kendi metodu vardır. Metod doğadadır. Şu metodla çalış, bu metodla çalış hep karşı çıktığım şeydir.

Stanislavski’nin kitabında bile birinci cümle “Stanislavski metodu diye bir şey yoktur, doğanın ta kendisidir metod.” diye yazar. Ama onu okuyan oyuncular ilk cümleyi okumadıkları için ben Stanislavski metoduyla çalışırım diye cümle kurarlar. Yanlıştır, kendi içinde çelişen bir cümledir. Metod, geliştirilen, kendinize öğrettiğiniz bir şeydir. Biz oyunculuğu da kendimize öğretiriz. Kimse bize oyunculuk öğretemez. Biz bisiklete binmek gibi ıslık çalmak gibi kendimize öğretiriz oyunculuğu. Kitaptan okuyarak ya da kurslara giderek oyuncu olunmaz. Bir oyuncunun, oyunculuk yerine psikoloji ya da felsefe okumasını tercih ederim. Ben keşke öyle yapsaydım.

O zaman konservatuar fakülteleri oyuncu adaylarını kısıtlar mı?


H.B:
Kesinlikle! Son 30 yıldır yeni oyuncu olmak isteyen arkadaşlara konservatuara gitmeyin derim.
C.E: Benim eğitimim metod oyunculuğu üzerineydi. Benim çok değer verdiğim iki hocam oldu. Bize söyledikleri şey Haluk ağabeyin dedikleri ile aynıydı. Metod oyunculuğu denen şey kalmadı zaten. Zamanında Lee Strasberg, Stanislavskinin olmayan metodunu geliştirip kendi metodları haline getirmiş.

Onların öğrencilerinin, öğrencilerinin, öğrencilerinin öğrencileri de şu an ortaya çıkan yeni oyunculara öğretiyorlar. Dolayısıyla bu bilgi iki kere iki dört eder gibi bir bilgi olmayıp paslanan bir bilgi olduğu için herkes kendine öğretiyor. Dolayısıyla bizde kalan şey metod oyunculuğu olmuyor. Sen yetenekli olduğuna inanıyorsan, bir noktadan sonra yetenek öğrenilecek şey değil ama genel kültür öğrenilebilecek bişey. Ne kadar çok şey öğrenirsen o kadar donanımlı bir oyuncu olursun. Nehir oyununu Haluk Bilginer yönetiyor.

Canan Ergüder

Haluk bilginer nasıl bir yönetmendir?


A.B:
Vallahi bize hiç yönetmen olduğunu hissettirmediği için harika bir yönetmendir.
C.E: Bize kolektif bir deneyimmiş gibi yansıttığı için Haluk ağabey ile şu anda arkadaş gibiyiz. Verebileceğim en iyi kompliman


H.B: Çok teşekkür ederim. Bu olmazsa çok yanlış olur. Oyun eşitlerin işidir. Oyun içinde hiyerarşi olursa oyun olmaz. Çocukluğunuzu Ayça Bingöl, Haluk Bilginer, Canan Ergüder hatırlayın, ne oyunu oynuyorsanız arkadaşlarınızla hep eşitsiniz. Hiyerarşi olmaya başladığı zaman oyun, oyun olmaktan çıkar. Emir komuta zinciri haline gelir.

Sanat her yerde özgürdür. Sanatın özgürlüğüne hiç kimse, hiçbir iktidar dünya tarihinin hiçbir döneminde gem vuramamıştır. Bir şekilde ortaya çıkmıştır ve insanlar sanatla ifade etmişlerdir tepkilerini..

Ben fotoğraf çekmeye başladığım zaman rahmetli babam ile abim beni hep desteklediler. Daha önce resim çiziyordum onu da desteklediler. Fakat annem hep masa başı bir işim olsun istemişti. Sizler oyunculuğa ilk başladığınız zaman ailelerinizin tutumu nasıl oldu?

H.B: Ben hemen söyliyeyim, ben şanslılardandım. Hep destek oldular. Hatta rahmetli babam; eğer İngiltere’de okumak istiyorsan ben ceketimi satar seni yine okuturum dedi. Yaptı da. Beni ingiltereye yollayan babamdır.

A.B: Ben o kadar şanslı değildim. Ben kimya bölümünde okuyordum. O bölümü bıraktığım için çok büyük olay oldu ailede. Özellikle babam o yüzden biraz sonra sonra kabullendi durumu. Tabi aradan biraz zaman geçtikten sonra benim mutlu olmam ve sevdiğim işi yapmamdan dolayı o da çok mutlu oldu ve gurur duydu. Fakat sancılı geçti.
H.B: Genelde durum budur. Oyuncuların yüzde 90’ı aynı şeyi yaşamıştır. O yüzden ben hemen sıramı savayım dedim.


C.E: Ben de şanslılardanım.
H.B: Aa bak 3 te 2. (Gülüşmeler)
C.E: Fakat şöyle; benim ailem hiç ciddiye almadı. Hobi olarak gördüler. Dansı da öyle gördüler. Dansı yapamayacağımı anladığım zaman tiyatro istedim hayatımda. Bir anda bir değişim olduğu için ciddiye almadılar. Geçer nasıl olsa dediler. Ama ben şunu biliyordum kendim hakkımda, hiç bir şekilde 9’dan 5’e bir masa arkasında çalışmak istemediğimi biliyordum.

Üniversiteyi bırakıp Amerika’da konservatuar okumak istedim. Üniversite’deki hocam hayır hayır hayır dedi. Yeteneğin var zaten kendini geliştirmelisin dedi. O yüzden bu üniversitede kal hatta başka bir bölümde oku dedi. Ben de tiyatro ile sosyolojiyi birleştirdim.


A.B: En güzeli.


C.E: Ailem de destek oldu. Yalnızca oyunculuk yapmamı istemiyorlardı. Fakat yüksek lisansımı da oyunculuk üzerine yapmamı istediğimi duyduklarında “ne kadar zor bir hayatın içine girdiğinin farkında mısın?” dediler. Ben de farkındayım dedim. Tamam o zaman dediler. Sanırım doğru dürüst bir diploman olsun da oyunculuğu, sinemayı, fotoğrafı hobi olarak yine yaparsın diyorlar.
C.E: Aynı şekilde!

A.B: Benim babamın sorduğu ilk soru “konservatuar’da diploma veriyorlar mı? Üniversite’den mezun olacak mısın?” idi. Benim gideceğim bölüm İstanbul Üniversite’sine bağlı. İstanbul Üniversitesi’nden mezun olacağım diye çok anlattım.
H.B: Türkiye Cumhuriyeti, militarist ve bürokratik bir devlet olduğu için öyle kâğıtlara falan çok bayılırlar. Ben uzun yıllar İngilterede yaşadım ve çalıştım. Bir kişi bana diplomamı sormadı. Benim de bir kişiye diplomasını sormak aklıma gelmedi. Tiyatroda da önüme koyarlar CV’lerini. Abi işte bilmem nereden mezunmuş. Bana ne nereden mezun olduğundan. Bakayım iyi oyuncu mu değil mi? Kimsenin mezun olduğu yer beni hiç ilgilendirmiyor. Okuma yazma bilmesi yeter benim için. Donanımı var mı? İyi oynuyor mu? Sohbet ettiğimiz zaman güzel konuşabiliyor mu? Bana bu lazım. Gerisi beni hiç ilgilendirmiyor. Diploma merakı tam bir Türk merakıdır.


A.B: Aynı şekilde işte, aynısını ben yaşadım. Üniversite mezunu desinler.
H.B: Tabi bunun sebebi özellikle erkekler için askerlik sorunu. Üniversite mezunu olursan yedek subay olarak yapıyorsun, öbür türlü bitli er oluyorsun. O dert. Özellikle kızlara sakın üniversiteyi bitircem diye vakit kaybetmeyin derim. Ne yapacaksın diplomayı? Suyunu sıksan bir işe yaramaz. Oyunculuk yapıyorsan oradan devam et.

Ayça Bingöl

Konservatuar ve güzel sanatlar fakültelerinin adaletli bir şekilde öğrenci aldıklarını düşünüyor musunuz?


H.B: Hiç bilgim yok. Ama hiçbir yerde olmadığı gibi orada da adalet yoktur diye düşünüyorum. Birçok oyuncu başka şehirlerden İstanbul’a gidip kayboldu. Siz çırpındınız mı? Neler yaşadınız?
A.B: O çırpınmayı sürekli yaşıyorsunuz. Bir şey oldu diye bir sonraki olacak diye bir garanti yok. Her sezon yaptığın her yeni işte bir sonrakinin kaygısını ve ne yapacağının bilmezliğinin çırpıntısını yaşıyorsun. İlk senelerde tercih edilmedim, kabul edilmedim.

Marlon Brando bir metod oyuncusudur ama The Godfather’ın setinde “My name is don vito carleone” diye dolaşmaz. Dolaşırsa salak derler adama. Bugüne kadar umarım kimse salak dememiştir Marlon Brando’ya çünkü çok iyi bir oyuncuydu. Her oyuncunun kendi metodu vardır. Metod doğadadır.

Karnımı doyurma kaygısı içerisindeydim. Sanatçılık bir meslek midir?


H.B: Sanatçı diye bir meslek yok. Sanatçı bir iltifattır, bir sıfattır. Sanat, güzel sanatların genel adıdır. Güzel sanatların içinde iştigal eden birine de birileri sanatçı der. Ama sanatçı denilen insan önce başını öne eğmeli ve estağfurullah demelidir. Benim bir mesleğim var ben oyuncuyum ya da müzisyenim, heykeltraşım der. Mesela İngilizce’de sanatçı diye bir tanım yok. Artist kelimesi sanatçıdır, aynı zamanda ressamdır, aynı zamanda bir sanatçıya iltifattır. Kendine artist diyene gülerler zaten. Ama işte Türkiye’de sanatın ve kültürün gelişmemesinin sonuçlarıdır bunlar. Ne sebeple ünlü olduğu bilinmeyenlere sanatçı derler genelde Türkiye‘de.

Peki siz neden İngiltere’den döndünüz?


Önce âşık oldum. Zuhal’e âşık olmuştum. Daha güzel bir sebep düşünemiyorum. Sonra burada kendi tiyatromu inşa etmek, çarkın içinde yer almak çok hoşuma gitti. İngiltere‘de asla böyle bir tiyatro salonu yapamazdım ben. Çünkü yapmaya gerek yok, orada tiyatro salonları var. Bu kendi içerisinde bir paradoks gibi görünüyor ama ben bu saçmalığın içinde o tiyatro binasını yapmaktan çok mutluyum mesela. İngiltere‘de böyle bir şansım olmazdı asla. Ama orayı Türkiye’yle kıyaslarsak daha katedilecek çok yolumuzun olduğunu söyleyebilirim.

Gerçekten umudunuz var mı buna?

Ben sizlerden çok umutluyum. 90 jenerasyonundan. Türkiyenin geleceğini sizler kuracaksınız ve gezi parkı Türkiye için bir dönüm noktasıdır. Bundan sonra kimse Türkiye’de gezi parkını yok sayarak siyaset de yapamaz, iş de yapamaz. Bundan sonra partilerin seçim konuşmalarını dikkatli dinleyin, gezi parkını yok sayan kalacak mı? Hiç kimse. Yapamazlar yok sayamazlar. 90 gençliğini gördüler. Hiçbir öncü olmadan, parti olmadan kendiliğinden itiraz eden bir ruhtur 90‘lılar. Bütün umutlarımı coşturmuş bir olaydır.

Diğer Kültür – Sanat haberlerimizi okumak için tıklayın!

.

6 YORUMLAR

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here